Marka=Mecra

Yayınlandı: Mayıs 2, 2013 / Uncategorized

Sevgili yeğenim Damla öncelikle 4. yaşını buradan da kutluyorum. Damla, bir gün sen büyüdüğünde iletişim araçlarının devrimiyle ilgili sohbetlere yargılara maruz kalırsan, birileri sana TV’nin, Gazetenin öldüğünü ve artık tüketilmediğini söylerse sakın bunlara inanma!  Eminim şu anda Ipad’in elinde Angry Bird oynuyor ya da sevimli kedine bir şeyler anlatıp sana cevap verişine gülüyorsundur. Sevgili Damla, itiraf edeyim ki biz pazarlama iletişimi profesyonelleri seni ve senin yaşıtlarını anlamaya çalışarak hem seni hem de senin ebeveynlerini etkileyecek iletişim planları hazırlarken oldukça zorlanıyoruz. Özellikle şu anda elinden düşürmediğin aletlerin hayatımıza giriş öncesini hatırlamakta bile zorlanıyoruz.

Sevgili Damla, 1990′lı yıllardan sonrasını, gelişen teknoloji ihtiyaçlarının hangi zaman diliminde değiştiğini hatırlayabilmek bizler için başlı başına bir yetenek işi. Hemen çok uzağa gitmeden sizin jenerasyonla atfedilen bu ”Dijital Devrim” kavramının ne anlama geldiğini anlamaya çalışalım.

Biz pazarlama iletişimcileri ve marka yöneticileri bugün medya ajanslarına, 3. Parti event, sosyal medya, pr ajanslarına, yaratıcı ajansların yanında ciddi ihtiyaç duyar hale geldik. 15 yıldır medya planlama süreçlerinde satın aldığımız mecraları, hedeflenen GRP (Gross Rating Point) oranlarına göre namusumuz gibi ne eksik ne fazla göze çarpma almaktan çok farklı düşüncelerle ürün veya hizmet tedarikçilerimizin karşılarına çıkar olduk. Çalıştığımız yıllık bütçelerin en önemli kalemlerini: -Ulusal bir markaysanız, TV, sonra sırasıyla Outdoor, Radyo, Gazete-Dergi ve en son pastadan pay alan Dijital mecralar (Sosyal medya, Mobil) oluşturuyor.

Sana ve senden büyükleri incelediğimizde işin renginin daha farklı bir yöne gittiğini birkaç örnekle anlatmaya çalışalım. Dünya devi Lider markaları ele alalım ve iletişim kurdukları mecraları bir listelemeye çalışalım. Yukarıda saydığım mecralar hala biz pazarlama iletişimi yöneticilerinin bütçe kalemlerini oluşturmaya devam ediyor bunun önemli nedeni de müşterilerimiz markamızla temas kurmak istediğinde: hem sosyal medyada, hem mobilde, hem TV’de hem outdoor’da hem gazete ve dergide, hem bloklarda, hem arama motorlarında yer alma gereksiniminden kaynaklanıyor; çünkü müşterinin ihtiyaç duyduğu anda ve ihtiyaç duyduğu iletişim kanalında yer almayan markalar müşteri zihninde belirginleşemiyor.

Sevgili Damla, senin de Chrome tarayıcısı açtığında arama  yapmak istediğin arama motoru Google markasının seninle ve büyüklerinle nasıl iletişim içerisinde olmaya çalıştığını ele alalım:  Bugün tarayıcısını kullandığın  Google, Video mecrasında Youtube ile, Depolama FTP kanalında Google Documents ile, iş sahibi müşterileriyle Google Adwords ve Task Manager ile, anlık bilgiye ihtiyaç duyan tüketiciyle Arama motoru ile (Adwords-Doğal aramalar), email hizmetine ihtiyaç duyan tüketicilerle Gmail ile, Mobil uygulamalarda Iphone ve  Android uygulamalarıyla sürekliliği olan bir iletişim içerisinde. Bugün tükettiğimiz mecralar günlük koşuşturma içerisinde anlık tükettiğimiz markalar haline gelmiş durumda: Google’ın iletişim araçlarında bizim bütçe çalışmaları yaptığımız  bütçe kalemleri neredeyse yok; ancak müşteri beklentilerine ve bilgi ihtiyacına göre Google gibi birçok marka birçok kanaldan tüketiliyor. Ne TV, Ne Radyo, Ne outdoor bilgiye ihtiyaç duyduğumuz anda tüketicilere sana ve senin büyüklerine değmiyor.

Sevgili Damla, gelişimin sürecinde artık çocuklar sokakta oynamıyor gibi cümleleri çok duyacaksın, günümüzde hala TV, Outdoor, Gazete-Dergi, radyo tüketiliyor; sen bile daha bu yaşında TV’deki yarışma programlarını gülerek izliyorsun ancak bil ki biz pazarlama iletişimi profesyonelleri senin ve arkadaşlarının medya tüketimleriyle en az gelişimin kadar ilgiliyiz ve seni ve arkadaşlarını şimdiden anlamak ve sizin markalarımızla hangi kanaldan iletişim kurma ihtiyaç ve ihtimaline karşı markamızı bilgi paylaşımına açık bir mecra haline getirmek için çabalıyoruz.

İçilen içkinin ve sigaranın bitişini istememek

Yanındaki adamla özdeşleştirmek kendini

Seni düşünmek ”orda kalsın” demek

Bir yazı yazmak, yazıp fırlatmak seni düşünmek

Orda kalsın ömrümün üstünde gar hüzünleri.

Yalnızlık dehlizi semalarda,

Orda kalsın yırtıklardan fotoğraf sergisinde güz çınlaması.

Ellerimde sana susamışlığın teri,  ”benim hiç seninle fotoğrafım yok” demek, seni düşünmek…

Ve mimik acısı, yakın plan ağlamak aynı anda.

”hoş geldin” diyemeden ”hoşça kal” demek sana.

Orda kalsın arzu çiçeği, kum saati dökülüşünde-

Orda kalsın hafifçe kımıldayan duyularım.

Ben gelecek hayatlarından yeni mutsuzluklar yaparım-

-fotoğraflardan, bakış (gözlerinin) tozlarından.

Biraz gidip dolaşmak.

Ses duvağında kalmak, kare kare dokunmak ordan sana.

Küçük yenilenen mutsuzluklar yapmak.

Siyahın tonları, siyahın dublaj sesleri…

Elime aldığım bıçak,

Gülü bülbüle küstürmek…

Ve sessiz bir dokunuş leylak kokusuna,

Bir şiiri öylece bırakmak seni düşünmek.

Seni düşünmek=iki renk üzüntüsü gözlerim.

Sevmek Zamanı

Yayınlandı: Ağustos 12, 2012 / Uncategorized
yılları söz söküğü yılları yaz boşluğu biri
yırtıklardan ses resimleri defteri ömrümün ortasında
günleri incelmiş yerlerinden giyinmişim ya
bir dil mızıkasıyım hayatımı kimseler bilmez
nilüfer aralığı birer küçük kokuyumdur kendime
bir fotoğrafın bakış sessizliğidir kalbim
iki renk üzüntüsü gölü gözlerimse
içim mi cam bir ırmağı susmuş gibi küspembe–
işte, düşük kare bir güz çınlaması epeydir ömrümün üstünde
ömrümün üstünde çançiçeği gar hüzünleri
ömrümün üstünde yalnızlık dehlizi sis fragmanları
göl bir adamım sanki gözlerimde uzaklara bakmanın kedisi
durmadan bir şeyleri mi öptüm sahi, ağzım aşk yassılığı
durmadan kendimi mi sustum yoksa, gözlerim iki uzak yaz yası
durmadan içim mor Kuyu sıkışıklığı

İyi tanı, sev ve koru sen de beyazı ve siyahı
fotoğraflarını çek sadakat ve ihanetlerin hiç durmadan

Yılları giderek daha çok rötuş isteyen biriyim, evet
en çok sevdiği replik ki hep parantez dışı sanki
)Deminden beri beni düşünüyordun ya, geldim işte!(
Bak, benden bir  fotoğraf orda–benden
yüzümün parçalarından) (mimik tozlarımdan
hafifçe kımıldayan bir dokunma duygusu ânı bu
haydi, dokun bana ve o tozadama, ağla
yakın plan ne de çok benziyor kalbim sana.
Biraz git biraz dolaş biraz daha renkleri yorul kalbim
grinin yeni tonları ol kendinde hayal kırıklıklarında
dinle kare kare sendeki o ses duvağı saf hüznü
dokun arzu çiçeği parmakuçlarınla usulca
düş beyazı gizil güzelliğine Sevmek Zamanı’nın
dökül sonra ağzındaki leylâkla içinin aşk duasına
doğrul kum saatinle, diklen aşk baladınla ve kal öyle.
 İyi tanı, sev ve koru sen de moru ve sarıyı
fotoğraflarını çek sevap ve günahların hiç durmadan!
Yılları rötuş da  istemeyen biriyim artık
kalbim ki  şiirin azı işte, sende kalsın
sende kalsın azlar cennetinde çoğalan resmim
gözlerimdeki siyah-beyaz masumiyet, mor-sarı aşk cümlesi, sol yakamdaki Sevmek Dövmesi.
içimdeki sepya kum saati dökülüşü sende kalsın
ben üstü örtülmemiş kirli beyazlardan
küçük yeni mutsuzluklar yaparım kendime nasılsa
buruk renklerin gidip gelişleriyle
hayatın ince ses sayfalarında…
içimin parkında aşkla âşık yan yana durdular
kumla deniz yan yana–
gözlerimin sahilinde yan yana durmalar güzelliği
rahat nefes alıyor bak, göğsümün güvercini!

beni durgun duyuyorsun sende kalsın
istersen Sevmek Zamanı bir dövme çiz sen de kendine
benden ve incelmelerden
hayatın dublaj seslerini çizmeden

Kalbim) küçük aşk sûresi, kanatlı melek sûreti
çerçeve içi bir mutluluk ederse(–ki eder!
)sana kalsın!

Yıllarım orda, al götür–rötuş da  istemez hani

tesellim bu, beni aşkta uzunyara dövdüler derim.

Açık Yaralar

Yayınlandı: Nisan 16, 2012 / Uncategorized

Açık yaralar gibi, hepimiz dolaşıyoruz hayatın içinde.
Bizi olduğumuzdan daha farklı yapan ve hayatımız boyunca silinmeyecek yaralar taşıyoruz gibi geliyor bana.
Kiminin lise aşkı, kiminin kabullenemediği cenazesi, kiminin silemediği travmalarıyla yaşıyoruz hayatlarımızı ve kanıyoruz parlaklığını yitirmiş bu zaman parçasının içinde
Elif Şafak’ın ”Sırrın nazenin bir mum alevi” deyip karanlığı gündüze yeğlediği, Ahmet Altan’ın sırtında sadece ”Saplayanın çıkaracağı” bıçağı, Baudlare’nin daha çocukluğunda taşıdığı hançeri ve yarasını ve hep içimizden çok nadir zamanlarda ayrılmasına izin verdiğimiz bu gerçeği yaşıyoruz iliklerimizde.
Söylenmemiş cümlelerin söylenme isteğiyle zamanın geçmişinden küçük bir parça koparma isteği söyletiyor hepimize söylenmeyecek ve biz söylerken hiç görmediğimiz ve susmayan biri: ”şarkını batan güneşlere söylersin” diye fısıldıyor kulaklarımıza. Ama yine de duyduğumuz bu acıyı, içinde bulunduğumuz çaresizliğin ilacını yine söylenmemiş sözleri söyleyebilenlerin dizelerinde dindirmeye yeğliyoruz.

Özdemir Asaf’ın dediği gibi: ”Gelmezsen önemli değil, gelirsen mühim olurdu”
dizeleri bir an olsun yaşadığımız acıya tebessüm oluyor.

HASRETİN BİN DERECE
YANMIŞIM, YÜREĞİM TUTUŞMUŞ ELLERİM SENSİZ
AŞKIM, DAĞ BAŞLARI KADAR UZAKTA

HANGİ ÇİÇEKTEN ALMIŞSA RENGİNİ
TUTSA TUTSA GÖZLERİN TUTAR BENİ AYAKTA

AŞKIM, DAĞ BAŞLARI KADAR UZAKTA
BAKMADIĞIN HER YER PRANGA
BİN YILLIK ADRESİM, TUTSA TUTSA SEN TUTARSIN BENİ AYAKTA
HAYALİN BİLLUR BİR KADEH
YOK Kİ ZİYAN YOK SEN ELLERİN YANINDA…

KRALİÇEM, SESSİZ NEHRİMSİN,
VE KENDİ CİNAYETİM AYNI ZAMANDA

KADINIM, BENİ BEN YAPAN YANIM…
NERDEN GİRDİYSE ZEHRİN KANIMA
BIRAK SANA UYUYAYIM…

Hançer benim yara bende

Yayınlandı: Mart 26, 2012 / Uncategorized

Kendimizi olduğumuzdan başka biri sanarak yaşarız hepimiz ama bir yanımız aslında kim ve ne olduğumuzu hep bilir, bütün hayatımız da, gerçekleri söyleyen içimizdeki o haini susturmaya uğraşmak, onu yatıştırmaya çabalamak ve kendimizden kaçmakla geçer.
Hayatın ne olduğunu bana sorarsanız, size uzun bir kaçış olduğunu söylerim.
Bütün o övünmelerimiz, kızgınlıklarımız, başkalarını suçlamalarımız, kendimize acımalarımız, anlaşılmadığımızdan yakınmalarımız, nedensiz kederlerimiz bir kalebendin imkânsız kaçış çabalarından başka nedir ki?
Bizi kendimizden kaçıracak, özgürlüğe, bizsizliğe götürecek olan arabamıza koştuğumuz iki muhteşem ve güçlü at, unutuş ve hatırlayıştır.
Kendimiz olduğumuz anları unutmak, kendimizi başkası sandığımız anları hatırlamak isteriz.
Ama atlarımız ne yazık ki umduğumuz kadar uysal değildir, beklenmedik anlarda şahlanarak, kişneyerek, istemediğimiz yollara saparak, birbirlerinin yerine geçerek bizi, duvarları bizim benliğimizden örülmüş büyük hapishanenin içinde döndürür dururlar.
O hapishanenin dışına çıkamazlar.
Kendi gerçek kimliğini anlatan kimseye, belki de o yüzden, rastlamadım bugüne dek.
Bu, yalnızca yalancılıklarından, samimiyetsizliklerinden değildi; gerçek kimliklerini saklamak için öylesine
uğraşıyorlar, öldürdüğü adamın cesedini gömen bir katil gibi onu öylesine derine gömüyorlardı ki, ortaya çıkarmak istediklerinde bile üstündeki toz topraktan onu arındıramıyorlar, onu çırılçıplak, apaydınlık göremiyorlardı; seziyorlardı yalnızca, bu kadarı bile onları korkutup hayatlarını bir kaçışa çevirmeye yetiyordu.
Bir düşünceyi, bir olayı, bir bilgiyi unutabilirdiniz ama güçlü bir sezgiyi unutmak o kadar kolay olmuyordu.
Ve, biz o sezginin yanlış olduğunu kanıtlayacak hikâyeler anlatıyorduk.
Bizim hep iyi kalpli bir kurban, başkalarının ise insafsız cellat olduğu hikâyeler.
Bunları anlatırken kendi gerçeğimizi unutuyor, kendi hapishanemizden kaçıyor, özgürleşiyorduk ama gözlerimizi yeniden açtığımızda kendimizi yeniden aynı hapishanenin içinde buluyorduk, üstelik bizi bunaltan sezgilerimiz yeni yeni yalanlarla daha da güçlenmiş, ruhumuzu yaralayan yalanlar daha da çoğalmış oluyordu.
Afyonu ve şehveti daha on sekiz yaşındayken Quartier Latin’deki küçük bir ******nun koynunda keşfeden ve bütün hayatını bir iç sıkıntısıyla geçiren Baudelaire’in şiirindeki gibi, “köhne bir odaydık solmuş güllerle dolu.”
Yalanlar, unutulmak istenenler, inkâr edilenler, kokularını, renklerini yitirmiş solgun çiçekler gibi çoğalıyordu içimizde.
Tanrının, öfkeli bir vaktinde yarattığı bir cinstik biz, yaptıklarımızın intikamını kendimizden kendimiz alıyorduk, rüyalarımızla, ani hatırlayışlarımızla, pişmanlıklarımızla kendimizi bıçaklıyor, yaralıyor, kanatıyorduk.
Yazdıkları yasaklanan, yargılanan, kendini ve insanları ölüm gerçeğini yüzlerine vurarak aşağılayan ve kendinden hiç kurtulamayan o kederli afyonkeşin bir dize
sini biraz serbest bir çeviriyle neredeyse bütün insanlık haykırabilirdi:
“Hançer benim, yara bende.”
Kendimizi, gerçek kimliğimizi, bununla ilgili güçlü sezgilerimizi affedemiyor, unutamamanın öfkesiyle hançerleşerek kendi hapishanemizin duvarları olan ruhumuzu yırtmaya uğraşıyorduk.
Bilmiyorum, tanrı kime kızıp kimden intikam almak için bizi böyle yaratmıştı.
Ne gerçeğimizden memnunduk ne de gerçeğimizi değiştirebiliyorduk.
İnkâr etmeye uğraşarak, unutmaya çabalayarak ve imkânsız bir kaçış için koşarak kendimize bir hayat inşa ediyorduk.
Bir başkası olduğunu sanarak yaşamanın ve kendini buna bir yanıyla inandırırken bir yanıyla da gerçeği bilmenin zorluğu içindeki dehşetli mucize ise zaman zaman bir başkası olmayı başararak hayattan mutluluk damlaları sağmaktı.
Öfkelerimizi, acılarımızı, vicdan azaplarımızı, intikam isteklerimizi, şımarıklıklarımızı unuttuğumuz anlardı bunlar ve bu muhteşem unutuşu sürekli hatırlamak istiyorduk.
Ama unutmanın zorluğu gibi hatırlamanın da zorluğu vardı; bir ses, bir şarkı, rüyalarımıza karışan bir kâbus, bir resim, bir bakış bize hatırlamak istediğimizi unutturuyor, kendi gerçeğimizi sezgilerin pusları arasından çekip çıkartıyor, bizi kendi gerçek varlığımızın yansımalarıyla yüz yüze bırakıyordu.
Baudelaire, yalnız çocukluğunun, çalkantılı gençliğinin, bitmez iç sıkıntılarının arasında bu hatırlayışın güçlüğünü, bunu becermenin neredeyse bir sanat olduğunu da keşfetmişti:
“Bende mutlu anları yâd etme sanatı var.”
Mutlu anları sık sık “yâd edemiyorduk”, istiyorduk bunu yapmayı ama o anlar, o güzel hatıralar bizim sahip olmadığımız bir hakka, sık sık hapishanemizin dışına, özgürlüğüne kaçma hakkına sahipti, onları kolayca yakalayamıyorduk.
Onlar bizi bırakıp gittiğinde biz onların peşinden gidemiyor, kendi içimizde kapalı kalıyorduk.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşasak da seziyorduk kim olduğumuzu.
Hangimiz kendimiz olarak mutluyduk ki?
Onun için değil miydi zaten bize kendimizi unutturanlara, aşka ve sanata hayran olmamız, onun için değil miydi zaten âşık olduklarımızı bir tanrı ya da tanrıça gibi görmemiz, onların bir mucizeyi gerçekleştirdiklerine, bizi değiştirdiklerine inanmamız?
Uzun ve imkânsız kaçışımızda bize yardımcı olan herkese minnettardık.
Ama kaçınılmaz olarak kendi gerçeğimize döndüğümüzde, kızdığımız da kendimiz değil, bir zamanlar bizi mutlu etmiş olanlar oluyordu, öfkeleniyorduk onlara, bizi kandırdıklarını düşünüyorduk, o mutluluğun sonsuza kadar sürmemesinin nedeninin onlar olduğuna inanıyorduk, o mutluluğu bozanın bizim gerçek varlığımız olduğunu itiraf etmemiz imkânsızdı, bunu yapan biz olamazdık, çünkü biz, bizden başkasıydık.
O mutluluk ânını çatlatan sözü söyleyen biz değildik, o muhteşem unutuşu, sahip olduğumuz her şeyi değersiz bulduğumuz gibi, değersiz bulup yere çalan biz değildik, biz değildik bize yakınlaşan herkesi kendimizi aşağıladığımız için aşağılayan.
O uzun ve imkânsız kaçışta, kendimize sürekli anlat
mak istediğimiz, içimizdeki yargıcıyı ikna edebilmek için sürekli söylediğimiz hep aynıydı:
“Benim hayatımı mahveden ben değilim, onlar mahvetti benim hayatımı.”
Hayatımıza girmiş ve oradan “suçlu ilan edilmeden” çıkmayı başarmış kaç kişi vardı?
Bu kadar çok suçlunun hayatımızda birikmesi bizi kuşkulandırmıyor muydu, bunca suçlunun ancak bir hapishanede bir araya gelebileceğini hiç düşünmüyor muyduk?
Kuşkulanmasak ve düşünmesek bile seziyorduk.
Sisli bir sahranın dibinde bağdaş kurmuş Köhne bir sfenksin çöllerde unutulmuş, Yapın vahşi, akşamları yükselir sesin Şarkını batan güneşlere söylersin.
Unutuşun ve hatırlayışın atlarını batan güneşlere doğru sürüyor, şarkımızı batan güneşlere söylüyorduk.
Atlarımız kendi hapishanemizin duvarları içinde, o duvarlara çarpa çarpa, kendilerini ve bizi yaralaya yaralaya koşuyorlardı.
Kendimizi bir başkası sanarak yaşıyor ve aslında kim olduğumuzu asla tümden unutamıyorduk, kendimize doğru sürükleniyor, en hayati anda birden kendimiz gibi davranarak varlığımızdan intikam alıyorduk.
Bunun nedenini hep merak ediyor ama hiçbir zaman da tam anlayamıyorduk.
Bir kiliseyi gezerken felç geçiren ve hayatı gibi ölüme gidişi de sıkıntılı olan “Kötülük Çiçekleri”nin şairiyle birlikte yalvarıyorduk o vakit.
Hadi şimdi nedenini aramayı bırakın Meraklı, güzel, tatlı sesim, ne olur, sus artık.
Sussun diye içimizdeki o ses nasıl hasretle bekliyor, nasıl sığınmaya çalışıyorduk unutuşlara ve hatırlayışlara.
Ama susmuyordu.
Sandığımızdan başka biri olduğumuzu zehir solur gibi fısıldıyordu kulağımıza.

Dardanel Tona Bir Mektup!

Yayınlandı: Mayıs 25, 2011 / Uncategorized

Birazdan okuyacaklarınız tamamen gerçektir:

 

Sıradan bir Pazar Sabahı arıza bir kahvaltı sever, kahvaltısında ton balığı yemek ister ve 3 adet tonbalığı konserve kutusunun açma halkasını açmaya çalışırken açma halkaları elinde kalır..

Sonrasında bu hatayı yetkililere aşağıdaki e-posta ile bildirmek ister.

 

Part 1E-posta:

Sayın ilgili,

Bu sabah çoğu sabahlar gibi kalktım ve tek zevkim olan kahvaltımı yapmak üzere supermarkete gittim. Size ait olduğunu düşündüğüm 2 parçalı ton ton balığı isimli ürünüzden 3 adet almış bulundum, ürünlerinizi mutfağa getirdim, çayımı koydum, nane ve zeytin yağlı (kabukları soyulmuş) domateslerimi bile hazırlamıştım, üstelik kekik soslu zeytin bile vardı! sadece ton balığını açacaktım ve kahvaltımı afiyetle yiyecektim.

Önce bir tanesini açmayı denedim, çok fazla çekmeden, açma halkanız elimde kaldı, kırıldı, ya da yerinden çıktı, olur bazen böyle şeyler ” diye düşünüyor insan bu gibi durumlarda, ikincisini açmak üzere tekrar bu sefer daha az bir güçle önce öne doğru bastırdım sonra açmaya çalıştım, yine açma halkası elimde kaldı! kırıldı ya da çıktı! Allah allah oluyor insan böyle durumlarda! Yılmadım, üçüncüsünü açmayı denedim ve yine öne doğru bastırdım geriye doğru yavaşça ama çok yavaşça açmayı denedim, nafile, son ton balığının da açma halkası elimde kaldı! Morgan Robertson’un Nafile kitabındaki kahramanlar gibi hissettim kendimi.

Neden ? Nerede hatanız var? üretirken açma halkasını uhu ile mi yapıştırıyorsunuz? Diyor insan bu gibi durumlarda! Bu sorunun cevabını hakikaten merak ediyorum.

Daha sonra elime bir bıçak aldım, ve maşallah açma halkasına göstermediğiniz hassasiyeti konservenin her yerine gösterdiğinizi fark etmem çok uzun sürmedi, bir türlü açılmadı mükemmel konserve kutunuz, hemen elime bir tirbişon aldım ve konservenizin üst kısmından çevirmeye başladım, -Bir an için Dardanel ton şarap üretse nasıl olurdu acaba’ diye de düşünmeden de edemedim! İnsan düşünüyor böyle şeyleri bu gibi durumlarda, en sonunda tirbişon delikten içeri girdi (Bundan sonrasının kolay olduğunu düşünürken) konserveden sıçrayan yağ tshirt’üme sıçradı hem de azımsanmayacak miktarda…

Üretimde çok basit bir şekilde halledebileceğiniz bir durum yüzünden bana ya da başkalarına böyle bir sabah yaşatmaya hakkınız yok! Üstelik çok basit bir hata var ve eğer bunu üretirken görmediyseniz, üretim müdürünüzü orada tutup tutmamakla alakalı bir toplantı yapalım! Seminerler düzenleyelim açma halkasının düzgün olarak konserve kutusuna monte edilişi ile alakalı!

Dardanel tonun bana, üretim müdürüne ödediği kadar para ödemesi gerekiyor, tabi bir üretim müdürünüz varsa (var da neden açma halkalarını yapamıyor? Diye soruyor insan bu gibi durumlarda) Şimdi kabaca bir hesap yapalım: kutularınızı açmaya çalışmam 20 dakika, Kimsenin tenezzül edip yazmadığı bu maili yazmam 15 dakika, başka özel işlerimi yapmak için ayırdığım zamanımın 20 dakikasını kuru temizleye gitmek için harcayacağım, 20 dakikada kuru temizlemeden kıyafetimi almam eder 40 dakika!!  Diğer özel işime ayırdığım zamanım için 40 dakika ekstradan ayırmam gerekiyor. Bu durumda bu zamanımın bedelini ödemeniz gerekiyor!

Bu pazardaki ilk marka (aslında marka demeye dilim varmıyor) ürün diyelim, olmanıza rağmen bu ve bunun gibi ayrıntılara daha üretimde dikkat etmiyor olmanız, kabul edilecek gibi değil, Şaka gibisiniz!! üstelik komik bile Değil!!!

PART 2 Telefonla Görüşme

Bu emaili gören Dardanel Ton yetkilileri, yukarıdaki maktül arkadaşı telefonla ararlar. Üretim departmanında  otomosyandan veya satın almadan sorumlu olduğunu düşündüğüm Mehmet Bey maktulü arar ve

Der ki‘’Bana aldığınız ürünün seri numarasını verin der’’

Maktül sorar: Müşteri ilişkilerinden ya da halkla ilişkilerden neden kimse değil de üretimden siz arıyorsunuz?

Üretimden Mehmet Bey Cevap verir: ‘’Normalde bu emailler pazarlama müdürümüz Aylin Hanım’a gidiyor; ancak kendisi işe yeni başladığından teknik bilgisi yetersiz! O yüzden bu gibi emailleri bana iletmesini istiyorum’’ der. Teknik bilgisi yetersiz ne demekti acaba??

Maktül: İçinden geçirir ‘’Hay sizin teknik bilginizi’’ Ve üretime cevap verir ‘’Ben sizden teknik bilgi istemiyorum, ayrıca o teknik bilgisi yetersiz pazarlama müdürünüz arasaydı sanırım daha iyi anlaşırdık’’ der.

Üretim teknik bilgi verme konusunda ısrarcıdır, ‘’Bu veya bunun gibi hatalar Dardanel Ton’dan değil, açma halkasını aldığımız tedarikçilerimizden kaynaklanıyor’’ der ve ekler. ‘’Bana o ürünün seri numarasını iletirseniz gerekli işlemleri yaparız’’

Maktül: ‘’Özür Dilerim Mehmet Bey, Ton balığının kendisi yüzünden açma halkasının zarar göreceğini düşünememiştim, hatalıyım kusura bakmayın’’

Üretim hatanın kendisinde olmadığı konusunda ikna için otomasyonu ve üretim sürecini bir bir anlatmaya başlamıştır ve devam eder:  ‘’özür dilenecek bir durum yok! Sayın maktül,  lütfen ürünün seri numarasını iletiniz’’

Maktül önce içinden geçirir ‘’Sanki seri numarasını verince kıyafetimdeki leke çıkacak’’ ve  yılmış bir biçimde, tekrar üretim sürecine maruz kalma korkusuyla cevap verir ‘’Tamamdır Mehmet Bey, ilginize teşekkür ederim, çöpten konserveleri çıkarıp size seri numaralarını ileteyim!’’ der ve konuşma sonlanır.

 

Üretim yapan birçok markada teknik bilginin bu denli önemli olmadığına küçük bir örnek. Halbuki, yapılacak iş çok basit bir özür dilemekten öte değil. Özür dilemek de teknik bilgi ile ilgili değil!

Bir çiçekten yansıyan

Yayınlandı: Mayıs 23, 2011 / Uncategorized

Konuştukça çoğalsın gözlerin

Sesin beni içine çağırsın.

Seyredip manzaranı senin kıyılarında

Varlığın dokunsun kalbime.

Çıplak kadın ayakları gibi etrafımdaki yalnızlık.

Bu rüzgar tutmaz insanı uzun boylu.

Sen ki küsmüş gülü bülbüle döndüren.

Varlığın gölgemi yansıtsın.

Koca çöldeki kalabalığım!

Ellerini ver, kalbine gireceğim.

Tek yalvarışım, seni bulduğumdan beri:

Beni sensiz bırakma…

Bu bin yıllık hapis, ellerin olmadan.

Nefes almak mı helal!

Sen içime dolduğundan evvel…

Yok ne bir harf ne bir kelimem

Tüm harfler parçalansın, olmadan da tek bir kelime…

Yine seninle konuşayım.

Ey benim sevmeye niyet ettiğim kafiyem!

Bırak, merhametinin ılık ateşi değsin yüzüme.

Aşıklığı suretinin gücünden alıp

Tükenip gitmeden, bitsin yeryüzü korkularım.